Murakami, Kaho ve Gece Yarısı Kuyruğu

Tokyo’da 2 Temmuz gecesi, saat henüz on ikiyi vurmadan, bir kitapçının önünde onlarca kişi sıraya girmişti. Ne konser bileti, ne yeni bir telefon modeli. Sıradakiler, bir romanın kapağının ilk kez açılmasını bekliyordu. Shinjuku’daki Kinokuniya’nın vitrini ışıklıydı, personel geri sayım için hazırlanmıştı ve saat gece yarısını gösterdiğinde Hadano’dan gelen üniversite öğrencisi Atsushi Watanabe, elinde tuttuğu kopyaya bakarken muhtemelen kendini bir Murakami sahnesinin içinde hissetti. Çünkü bu tam olarak öyle bir andı: gerçeklikle rüyanın sınırında, sıradan bir gecede olağandışı bir şeyin başladığı o eşik.

O dağınık gri lülelerin altındaki zihin, üç yıl aradan sonra yeni bir romanla geri döndü ve ortalık, tahmin edileceği üzere, ayağa kalktı. Kitabın adı Kaho’nun Hikâyesi (özgün İngilizce başlığıyla The Tale of KAHO), ve Murakami külliyatında bir ilki temsil ediyor. Bu sefer kapıdan geçen, kuyuya inen, duvarın öte yanına savrulan kişi bir kadın.

BIR “İMZA GÜNÜ” DEĞIL, ADETA BİR AYİN

Önce küçük bir düzeltme yapalım, çünkü doğrusu daha da ilginç: bu bir imza günü değildi. Murakami, kitaplarını imzalamak için masaya oturan, okurlarıyla selfie çeken türden bir yazar hiç olmadı. Onun etkinlikleri hep başka bir şey oldu — bir tür dinselin ötesinde gelişen bir ayin. Okurlar imza için değil, ilk kopyaya ilk dokunan olmak için sıraya giriyorlar. Bu ritüel yeni de değil. 2023’te, altı yıllık sessizliğin ardından yayımlanan Şehir ve Belirsiz Duvarları için de aynı manzara yaşanmış, Shinjuku’daki aynı sokakta insanlar gece yarısı kuyruğa dizilmişti. O kitap ilk baskısının 300 bin adedinin yarısından fazlasını daha ilk haftada tüketmiş, yayınevi anında ikinci baskıya geçmişti.

Yani mesele şu: Murakami yeni bir kitap çıkardığında bu artık edebi bir olay olmaktan çıkıp muzipçe meteorolojik bir olaya dönüşüyor. Öngörülebilir, mevsimsel, ama yine de her seferinde şaşırtan. Bu sefer şaşırtan şey kuyruğun uzunluğu değil, kuyruğun neden orada olduğuydu.

KAHO KIM VE NEDEN BU KADAR KONUŞULUYOR

Kaho’nun Hikayesi, Murakami’nin tek başına bir kadın anlatıcıyı merkeze aldığı için en şaşırtıcı metinlerinden. Bu, kariyerinin neredeyse tamamını genç ya da orta yaşlı erkek anlatıcılarla — o meşhur isimsiz, sigara içen, caz dinleyen, spagetti pişiren adamlarla — geçirmiş bir yazar için sismik bir kayma. Yayınevinin kampanya sitesinde Murakami kısa bir not bırakmış: Kaho’nun sıradan bir resimli kitap yazarı olduğunu, ama etrafında son derece tuhaf şeylerin olmaya başladığını söylüyor. Ve ekliyor: bu romanı kendini onun yerine koyarak yazdım.

İşte fanların dikkatini çeken de bu cümle. Çünkü Murakami’nin dünyasında kadınlar genellikle aranan, kaybolan, gizemli figürlerdi — anlatının öznesi değil, nesnesi. Kaho ise doğrudan merkezde.

Romanın açılışı da hayli Murakami: 26 yaşındaki Kaho, editörünün ayarladığı bir buluşmaya gider. Karşısındaki adam, epeyce kadınla çıkmış biri olarak, ona hayatında gördüğü en çirkin kadın olduğunu söyler. Kaho ise öfkelenmek yerine — ki bu çok Murakami bir tepki — meraklanır. Bu cümlenin ne anlama geldiğini çözmeye koyulur. Ve tam o andan itibaren etrafında tuhaflıklar başlar. Kitabın dört bölümü de bu esprili-ürkütücü tonu taşıyor: “Kaho ve Motosikletli Adam,” “Musashi-sakai’nin Karıncayiyeni,” “Kaho ve Termit Kraliçesi” ve müthiş uzun adıyla “Koruyucu Melek, Fil Yumurtası ve Scarlett Johansson.”

Etkinlikte kitabı ilk alanlardan biri olan Naoyuki Yamano, hikayenin bir kadın karakter etrafında nasıl geliştiğini merak ettiğini söylemiş. Bir okuma kulübünden üç arkadaşıyla gelen ofis çalışanı Takumi Hashimoto ise dergi tefrikasından romana uzanan bu dönüşümü izlemek istediğini anlatmış. Ama en çarpıcı yorum, Mizuki Shirota’dan geldi: dergi versiyonunu okurken Kaho’nun duygularının anlatılış biçiminden etkilendiğini, hikayenin “bir kadın olarak erkekler tarafından nasıl algılandığı” meselesini — yani lookism‘i — öyle bir yüze vurduğunu ki bazı yerlerde irkildiğini söyledi. Bir erkek yazarın, bir kadın okuru kendi bedeninin algılanışı üzerine düşündürmesi; işte Murakami’nin en iyi anlarında yaptığı tam olarak bu.

KARINCAYIYENLER, FILLER VE O BILDIK MURAKAMI SÖZLÜĞÜ

Kaho yeni olabilir ama Murakami evreninin gramerine sadık. Konuşan hayvanlar, gündelik hayatın ortasına sızan absürtlük, gerçekle rüyanın geçirgen sınırı — hepsi burada. Bu tekrar bazıları için bir kusur: eleştirmenler yıllardır Murakami’nin kendi kendinin parodisine dönüştüğünü, aynı sembolleri (kuyu, duvar, gölge, kaybolan kadın) döne döne kullandığını yazıyor. Şehir ve Belirsiz Duvarları için bir Guardian eleştirmeni, Murakami’nin rüya manzaralarının gerçeklikten öylesine koptuğunu, hiçbir şeyin bir ağırlık taşımadığını söylemişti.

Ama savunucuları için tam da bu tekrar, meselenin kendisi. Murakami bir kez, duvarın öte yanına geçmenin kararlılık, inanç ve fiziksel güç gerektirdiğini söylemişti — “tüm gücünü sıkıp çıkarmazsan öteki tarafa geçemezsin.” Onun için duvarlar hep çoğuldu: bilinçle bilinçdışı arasında, gerçekle gerçekdışı arasında, ve bir zamanlar Berlin’de duran ya da bugün toplumları bölen fiziksel duvarlar. Hikâyelerinin “hiçbir şekilde karamsar olmadığını,” pek çok tuhaflığa ve karanlık bir yana rağmen özünde olumlu olduğunu söyler. “Bence hikayeler olumlu olmalı.”

Bu iyimserlik, onun neden bu kadar çok dile — elliden fazla — çevrilebildiğinin de anahtarı belki. Batı kültürünü romanlarına yedirmesi, o sohbet havasındaki üslubu, onu kendi kuşağının pek çok Japon yazarından ayırdı ve paradoksal biçimde çevrilmeye en uygun hale getirdi. Uluslararası okur, alışıldık anlatı kalıplarını reddetse de hikâyelerinin ne kadar “yaklaşılabilir” olduğuna âşık oldu; gerçeküstü imgeleri hiç gösteriş yapmadan sofraya koymasına.

NOBEL’SIZ BIR İMPARATORLUK

Burada bir ironi var. On yılı aşkın süredir Murakami, her sonbahar Nobel Edebiyat Ödülü favorileri listesinin başında anılır ve her sonbahar ödül bir başkasına gider. Franz Kafka Ödülü’nden Kudüs Ödülü’ne kadar pek çok onuru topladı, ama edebiyatın o en tepedeki tacı hep elinden kaydı. Yine de gece yarısı kuyruklarına bakınca insan şunu düşünmeden edemiyor: Murakami’nin bir jüri onayına ihtiyacı var mı? Onun ölçüsü, bir Tokyo kitapçısının önünde saat on ikiyi bekleyen o kalabalık zaten.

Kariyerine 1979’da Rüzgârın Şarkısını Dinle ile başladı; Norveç Ormanı onu Japonya’da kült bir isme çevirdi, sonra dünya keşfetti. Şimdi 77 yaşında (2023’te 74’tü), hâlâ yazıyor, hâlâ sevdiği Batı edebiyatını çeviriyor, hâlâ radyo programı yapıyor ve hâlâ koşuyor — ki kendi deyişiyle bu “çok formatlı operasyonun” itici gücü koşmak. Bir keresinde yazmaktan hiç bıkmadığını söylemişti: “Yazmak eğlenceli. Yeniden yazmak daha da eğlenceli.” Kaho, işte bu bitmek bilmeyen yeniden yazma iştahının son ürünü.

PEKI BIZIM İÇIN NE ANLATIYOR?

Türkiyeli okur için Murakami hiç uzak bir isim olmadı. Norveç Ormanı‘nın o hüzünlü nostaljisi, Sahilde Kafka‘nın rüya mantığı, 1Q84‘ün iki ayı olan gökyüzü — hepsi Türkçede geniş bir kitleyle buluştu, kitapçı raflarında sabit bir yer edindi. Bir Murakami kitabının Türkçeye kavuşması da kendi çapında bir olaydır; çeviri beklemek, o gece yarısı kuyruğunun yavaş çekimde, uzaktan yaşanan bir versiyonudur adeta.

Kaho’nun Hikâyesi İngilizce çevirisiyle — ve ardından Türkçesiyle — masamıza gelene kadar muhtemelen bir yıl ya da daha fazla geçecek. Ama beklemeye değer görünüyor. Çünkü bir yazarın, yetmişli yaşlarında, kariyerinin taşıdığı tüm alışkanlıkları bir kenara bırakıp ilk kez tümüyle bir kadının gözünden bakmayı denemesi — üstelik “kendimi onun yerine koyarak yazdım” diyecek kadar açık yüreklilikle — nadir görülen bir cesaret. Yetmişli yaşlarındaki adam, bir kez daha duvarın öte yanına geçmiş. Bu sefer bizi de peşinden götürdüğü kişi, orada bizi bekleyen biri değil; oraya bizimle birlikte, ilk kez giden biri.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!
Scroll to Top