Havada Asılı Kalan Adam: Marc Chagall


Bir asrın karar veremediği ressam

Bir keçi kemanla gökyüzünde süzülür. Bir gelin, damadını sırtında taşıyarak Vitebsk’in çatıları üzerinde uçar. Saat tersine işler, ev baş aşağı durur, aşıklar yerçekimini bir centilmenlik anlaşmasıyla askıya almış gibidir. Marc Chagall 6 Temmuz 1887’de dünyaya geldi (bazı kaynaklar 7 Temmuz’da ısrar eder, eski Rus takvimi 24 Haziran der — adamın tuvallerinde saat zaten hep tersine işlediğine göre, doğum tarihinin de havada asılı kalması fena kaçmıyor). Ve yüz yıldır, onun tuvalleri gibi kimi eleştirmenlere göre itibarı da havada!

Chagall’ın resimleri milyonlar tarafından sevilse de eleştirmenler onu nereye yerleştireceklerine bir asırdır karar veremedi. Çünkü çoğu sanatçı için “çok sevilen” ile “çok tartışılan” aynı cümlede yan yana durmuyor. Ne gam! Chagall’da ise ikisi birbirini dışlamıyor, tam tersine, birbirini tanımlar.

Önce şairler geldi

1910’da Paris’e vardığında şehir Kübizm’in geometrik disiplinine teslim olmuştu. Sanat tarihçisi James Sweeney’nin aktardığına göre Chagall bu ortama Rusya’dan “olgun bir renk armağanı, duyguya utanmadan verilen taze bir yanıt ve bir mizah duygusuyla” geldi — o dönem Paris’e epey yabancı kavramlar. İlginç olan şu: ilk takdiri meslektaşlarından değil, şairlerden gördü. Guillaume Apollinaire ve Blaise Cendrars onu hemen tanıdı. Ressamlar ise koltuklarına yaslanıp beklemeyi seçti.

Sanat eleştirmeni Henry McBride 1941’deki New York sergisi için yazdığında ölçü buydu: renkleri şiirle parıldıyordu, işi bir Volga kayıkçısının şarkısı kadar sahiciydi. Robert Hughes daha sonra onu “yirminci yüzyılın özünde Yahudi sanatçısı” olarak tanımlayacaktı. Övgü bolca vardı yani. Ta ki Clement Greenberg masaya oturana kadar.

“Fazla olgun, fazla soslu, fazla tatlı”

Yirminci yüzyıl sanat eleştirisinin en keskin kılıcı Greenberg, Chagall’ı över gibi yapıp yaraladı. Ona göre Chagall erken dönemindeki “acemiliğini” ve “taşra sertliğini” aşmıştı — ama bunu yaparken sanatını cilalamış, yumuşatmış ve duygusallaştırmıştı. Mahkumiyeti hâlâ Chagall’ın peşini bırakmayan o cümlede saklı: Fazla olgun, fazla soslu, fazla tatlı. Bir tabak tarif olsa kulağa hoş gelebilirdi ama Greenberg bunu iltifat olarak söylememişti.

Onun 1939 tarihli meşhur denemesinde çizdiği çizgi tartışmalıydı, avangart sahiciydi, kitsch ise “sahte duyumların” endüstriyel ürünüydü — kolay, rahat, meydan okumayan bir tüketim. Chagall’ın uçuşan aşıkları, gözyaşı dolu kemancıları tam da bu tehlikeli sınırda salınıyordu. Nitekim bugün bile eleştirmenler Beyaz Çarmıha Geriliş gibi bir başyapıtın karşısına, odak noktasındaki yaşamını fazla ısıtan, kimilerinin “Kedem şarabı kadar tatlı” bulduğu işlerini koyar.

Peki bu tatlılık zaaf mı, tanıklık mı?

İşte gerilim tam burada başlar. Aynı yumuşaklığı bir kusur sayanlar kadar onu bir erdem sayanlar da var.

Commentary dergisinde Michael J. Lewis’in savunması ölçülü ama kararlı: Chagall’ı bir okula ya da akıma göre değil, kendi terimleriyle değerlendirmek gerek! Lewis onu William Blake ya da El Greco ayarında “minör bir usta” olarak konumlandırır — armağanları sınırlı olabilir ama o bunları olağanüstü bir duygu aciliyetiyle sonuna kadar kullanmıştır. Daha önemlisi: Doğu Avrupa Yahudiliğinin yok olan dünyasına tanıklık eden en önemli görsel sanatçı olarak kalır. Lewis’e göre bu tanıklığı, geç dönem seri litografilerinin kitsch’ine rağmen yapmıştır, onlar sayesinde değil.

Mesele şu düğümde toplanır: Chagall’ın duygusallığı, sanatını hafifleten bir zaaf mı, yoksa yok edilmiş bir medeniyeti hatırlamanın tek dürüst yolu mu? Kübistler nesneden içe doğru çalışıyordu; sanat tarihçisi Jean Leymarie’nin gözlemine göre Chagall bunun tam tersini yapıyordu — içteki varlıktan dışarıya, ruhtan görünene. Belki de onu bir türlü o ‘rafa’ yerleştiremememizin nedeni budur. Klasik, bildik raflarda ao ölçü tutmuyor, Chagall rafa sığmıyor!

Tavan, cam ve susmak zorunda kalan muhalifler

Anmadan geçmeyelim. Bir salon dedikodusu değildi bu yaşananlar… Chagall’dan 1964’te Paris Operası’nın, Palais Garnier’nin tavanını yeniden boyaması istendiğinde ortalık karıştı: Kimileri bir Rus Yahudisi’nin bir Fransız ulusal anıtını süslemesine itiraz etti, kimileri çağdaş bir sanatçının o tarihi binaya dokunmasına. Chagall bir yıl çalıştı. Ve kaynakların aktardığına göre tavan açıldığında, komisyonun en ateşli muhalifleri bile sustu. Sanatın tartışmayı bitirmesinin en zarif yolu: Karşındakini konuşacak söz bırakmadan susturmak. Yine de günümüzde bitmek bilmeyen gevezelikleri dinliyoruz hep.

Bir asır boyunca renkli camlar da yaptı — Reims ve Metz katedralleri, Zürih’teki Fraumünster, Birleşmiş Milletler’deki Barış Penceresi, Kudüs pencereleri. Katedrallere cam, sinagoglara nostalji, opera binasına gökyüzü. Bir insanın bu kadar çok kutsal mekana, bu kadar farklı inanca aynı fırçayla dokunabilmesi başlı başına bir cevaptır — belki de aradığımız o cevap. Bana onun kutsalı hep sevgi ve aşk olarak geliyor ve bu yüzden yapıtları, gözlerimi yaşartacak kadar beni mutlu ediyor.

Hâlâ havada

Chagall 1985’te, doksan sekizinci yaşına birkaç ay kala öldü. Avrupa modernizminin ilk kuşağından geriye kalan son isimlerdendi. Belki de son. Lewis’in hatırlattığı bir kural var: Her yaratıcının itibarı er ya da geç kalıcı bir olguya dönüşür, sonra da yalnızca büyük bir duyarlılık depremi onu yerinden oynatabilir.

Chagall’ın itibarı ise hâlâ yerine tam oturmuş değil. Onu sevenlerle onu fazla tatlı bulanlar arasındaki o boşlukta, tıpkı kendi tuvallerindeki aşıklar gibi, havada asılı duruyor. Ve bir ressam için bundan daha Chagallvari bir kader düşünmek zor.

error: Content is protected !!
Scroll to Top